Ekrem Arpak

Ekrem Arpak

EKREM-CE

KAÇAMAZSIN NECATİ DEMİRKOL!

14 Ağustos 2021 - 23:25 - Güncelleme: 15 Ağustos 2021 - 00:39

HESAPSIZ BİR NESLİN DELİLERİ! 
1950 ile 1970 yılları arasında dünyaya gelmiş insanları şahsına münhasır özel üretilmiş, yokluklar içinde yetişmiş yaralı bir nesil bir nesil olarak tanımlıyordu yazar. Aslında buna kısmen de olsa 70 ile 80 arası doğanları da eklemek gerektiği kanaatindeyim. 
 
En genci benden 3 yaş büyük yani 50, en delikanlısı 70 yaşında ama 18’lik deli taylar gibi hayallerinin peşinde koşan hesapsız, korkusuz, idealist ve özgürlük sevdalısı bir garip nesil yani diye ekliyor ve devam ediyor yazar: 

*Hiçbirinin altına hazır bez bağlanmamış… 
*Şeker çuvalından pantolon, canik lastikten ayakkabı giymiş… 
*Okulda ABD süt tozu içirilerek beslenmiş, bir garip nesil… 
*Hiçbirinin renkli çocukluk resmi olmamış… 
*Hatta hiç bebeklik çocukluk resmi olmamış… 
*Hiç biri kreş, dershane, özel okul görmemiş… 
*Ama hepsi profesörlere ders verecek kadar bilgi sahibi olan bir tuhaf nesil… 
*Harp görmüş, darp görmüş… 
*Baskı, çatışma, sorguda işkence görmüş… 
*Karakolda sorgu da Filistin askısını, ceza evinde isyanla tanışmış. 
*En azı 5 ihtilal, 6 muhtıra, 7 post-modern darbeden sağ salim paçayı yırtmış… 
*En azı 10 ekonomik krizden nasibini almış… 
*Tecrübe abidesi yoklukla terbiye edilmiş, direnç abidesi bir nesil... 
*Ne yaptıysa yoluyla yordamıyla kendi meşrebine uygun ahlakına yakışanı yapmış. 
*68’liler de 78’liler de bu neslin deli tayları, ipe sapa gelmeyen savaşçıları da bu neslin temsilcileri tarihe adlarını kanları ile yazmıştır… 
*Bunlar bu neslin üretim harikası mı yoksa üretim hatası mı tartışılır ama bu neslin istisnasız tamamı karşılıksız hesapsız bu vatanı sevmiş… 
*1950 ve 1970 yılları arasında doğanlar gerçekten özel üretim, çoğu yatılı okumuş, kardeşlik ve paylaşma duygusu zirve yapmış… 
*Çok kitap okumuş, en azı liseyi bitirmiş, hayatı yaşayarak öğrenmiş… 
*Çoğu simitçilik, olmadı ayakkabı boyacısı, tamirci çırağı, inşatta amelelik, pazarcılık hamallık yaparak okul harçlığını çıkarmıştır… 
*Ne ailesine ne devletine ekonomik yük olmamış, geneli bir baltaya sap olmuştur… 
*Muhannete muhtaç da olmamış, ezilmiş ama ezik kalmamış. 
*Dik durmuş dikleşmemiş kendi şahsına münhasır özel bir nesildir… 
*Görevini, sorumluluğunu bilen… Onuru için bir pireye bir yorgan yakan, öfkeli hırçın bir acayip nesil bu 1950 ile 1970 yılları arasında doğan dinazorlar… 
*İyi bakın, bunlar bu son kalan kadife ye sarılmış çelik yumruk misali yumuşak gözüküp indiği yeri dağıtan bu özel neslin öfkesinden sakının… 
*Bunlara iyi bakın, çünkü bunların nesilleri tükenmek üzere… 
*Bunların üretimi sonlandı… 
*Kullanım sureleri doldu, tedavülden kalkıyor… 
*Neden bu nesil özel biliyor musunuz? 
*Bu neslin üzerinden silindir gibi devlet geçti… 
*Dozer gibi dünya milletleri geçti… 
*Hayat bu nesli sınadı, ama tüketemedi… 
*Bu nesil, ihanetin acısını, dost hançerinin sancısını, ölümüne yoldaşlığı, mezara kadar arkadaşlığı bildi… 
*Dostu için can vermeyi de, elindeki son lokmayı paylaşmayı da, sadakati de vefayı da bildi… 
*Bu nesil, katı, aksi, deli, serttir… 
*Bir o kadarda merttir, hoş görülü ve merhametlidir… 
*Bu neslin yaşarken öğrendikleri bilgi ve kaybederken edindikleri tecrübe en büyük servetidir… 
*Yani bu 1950 ve 1970 yılları arasında doğan dinazorlar tam bir müzelik antika nesildir… 
*Onun için 1950 ile 1970 yılları arasında doğmuş, hala inadına yaşayan, ana baba, amca, dayı, teyze, hala, yenge dede anneanne babaanne her neyiniz varsa değerini bilin..! 
*Çünkü bunlar elinizdeki son değerli hazinelerinizdir… 
*Oturun onlarla konuşun, dinleyin onlardan geçmişi öğrenin… 
*Sonra arar da bulamazsınız… 
*Çünkü onlar yakın tarihin son canlı kaynak kişileri, her biri iki ayaklı sözlü yakın tarih kitabıdır… 
 
KIRINTI! 
 
Benim de içinde yar aldığım 1980 ve kısmen 90 yılları arasında doğanlar ise bambaşka bir zamanın içerisinde, kimlik arayışıyla geçirdiler yaşamlarının çoğunu. Hep şunu derim: Bizler 68 ve 78 kuşağının duruşlarından beslendik lakin zamanla öyle bir hale geldik ki, bu iki kuşaktan geriye kalan ve insanoğluna yaraşır tüm değerlerin kırıntılarını dahi tükettik. 
 
Ne o kuşaktan olabildik ne milenyum çağından… İkisinin ortasına sıkışmış, bir yanı asi, deli; diğer yanı pısırık, kaderci… 
 
Bir yanımızla tıpkı onlar gibi Ahmet Kayaları, Âşık Veyselleri, Neşet Ertaşları dinledik. Yılmaz Güneyleri seyrettik. Yaşar Kemalleri okuduk ve Nazım Hikmetler, Ahmed Arifler gibi sevdik ama öte yanımızla Müslümcü, Orhan Babacı olup arabesk bir karanlığa mahkûm olduk veya şıkıdım şıkıdım Tarkan misali hiç yere göbek attık bilinmezliğe. Yılmaz Güneylerin, Kemal Sunalların halka siyah beyaz perdelerden gülümseyen gerçeklerinden Aşk-ı Memnuların amcasının karısıyla yatan yakışıklı Behlül’ünü çoluk çocuğuyla gururla sevenleri olduk. Nazım Hikmetlerin, Ahmed Ariflerin yerlerini ise üretme kabızı sözde şairler aldılar… 
 
Oysa en az onlar kadar yoksulduk, en az onlar kadar baskı görüp, acı çektik yaşamlarımız boyunca ama asla ve asla onlar kadar cesur olamadık… 
 
En az onlar kadar sevdik devletimizi, milletimizi ama onlar kadar bu devleti, milleti sömürenlere dur deme cesaretimiz olmadı. 
 
Çünkü bir yanımızda 68-78 kuşaklarının onurlu duruşunun siyah beyaz fotoğrafları, öte yanımızda sosyal medya ve kapitalizmin tapınma kutusu televizyon ekranlarından taşan pembe yalanların ışıltılı dünyasına kavuşma hayali. 
 
Onlar doktor, mühendis, asker, polis, yazar, çizer, sanatçı olmak istiyorlardı ve bir de ekmeklerini alın terleri ile kazanmak, bizler ise manken, futbolcu, dizi oyuncusu, Youtuber. Kısa yoldan zengin olma sevdası yani. 
 
Velhasıl, bugün geldiğimiz nokta, kırıntısı da tükendi 68 ve 78 kuşağının. Büsbütün Z kuşağı diye adlandırılan ve sözde çok daha zeki denen ama sevgiyi, aşkı, paylaşmayı, bölüşmeyi unutmuş; 3F (Futbol, Fuhuş, Fiestha) esiri, bana neci bir nesle dönüştük. 
 
Yine de içimizde az biraz 68-78 kuşağı esintisi var ya; işte bu yüzden tükenmedi içimdeki umut ve salt bu yüzden memleketimi içine düştüğü sorunlar sarmalından çekip çıkaracak bir lider, güzel insanlar arayışım bitmedi, bitmeyecekte… 
 
MAVİ GÖZLÜ BOĞAZDA URFA ŞİİRİ! 
 
Yaklaşık 30 yıldır bu denli aylarca ayrı kalmadığım İstanbul’u ne denli özlediğimi uçaktan dışarıya adım attığım ilk anda hissettim. 30 Yılın neredeyse tamamında acımasız bir ekmek kavgasının dişlileri arasında sürüp giden ve her yanımı yara bere içinde bırakan bir zaman tünelinden geçmişim. 
 
Hani birkaç sözde makalesi, özde iftira atma gayesiyle karaladığı yazılarında müziğimi, yazarlığımı kendince alaya alan sözde bir gazeteci var ya; geçtim hepsini: O coğrafyadan gelip bu devasa şehirde 30 yıl ayakta kalmak bile sanatın ta kendisidir aslında… 
 
Ve ben o sanatın ter kokulu emekçisi olarak bugünlere gelirken çok ama çok büyük acılar çektim. Şimdi düşünüyorum da, 30 yılın her bir anında ne zaman acı çeksem bir o kadar derin bir yalnızlığı hissetmiştim… 
 
Gözlerim hep, Urfalı güçlü figürleri arıyor ve sorguluyordum: Neden benim memleketimden çıkıp gelmiş, buralarda tıpkı Karadenizliler gibi holdingleşmiş hemşerilerim yok diye… 
 
Holdingleşti mi bilmem… 
Nasıl bir yaşam kavgasındaydı bilmem… 
Yüzünü gözünü de bilmem ama bugün özlediğim boğaz köprüsünden geçip Urfalı bir iş insanına misafir olmaya giderken bile içimde o güçlü Urfalı figürünün hayaleti kanat çırpıyor. Yok, yok! Mesele ben değilim artık, mesele memleketim için güzel insanlar arama kavgama rengini verecek yeni bir umut çiçeği arayışım… 
 
Çok sürmüyor Levent’e varmam. Az sonra şoförü gelip alıyor beni. 10 dakikalık bir yolculuk sonrası İstanbul’un en güzel semtlerinden birisi olan Ulus’a varıyoruz. Ulus’un müzik yaşamımda ayrı bir yeri var zira TRT Müzik’te program yaparken haftada 3 gün TRT’nin Ulus’taki stüdyolarına gelirdim. 
 
Kapıyı Necati Ağabey açıyor. Daha ilk görüşümde umut tohumunu ekiyorum yürek tarlamın çiçek açmayı bekleyen toprağına. Karşımda oldukça şık, kendinden emin ama bir o kadar tam bir İstanbul Beyefendisi var. 
 
Oldukça zevkle döşenmiş, ferah bir salona geçiyoruz. Usta bir ressamın ellerinden çıktığı belli olan yağlı boya tablonun yeşil mavi coşkusu sehpaya konulan külinçeye katık ettiğim demli çayıma eşlik ediyor.  Külinçeler daha dün sıcaklarından, kavgalarından, sevgisizliğinden kaçtığım için mutlu olduğumu sandığım memleketim gibi kokuyor. Dün geldiğim memleketi yeniden özletiyorlar...

Kısa bir hal hatır faslı sonrası sohbet dönüp dolaşıp memlekete geliyor. Pür dikkat Necati Ağabeyi dinliyorum. Kulaklarım sözlerinde, gözlerim duruşunda, mimiklerinde dalıp gidiyorum geçmişe. Öyle ya; 29 yıl önce buraya ayak basarken hayalleri olan o gençliğim geliyor aklıma... Gençliğimi, umutlarımı bir bir elimden alan zamanı sorgularken, ne denli yalnız kaldığımı hatırlıyorum. Bir kez daha görüyorum ki; çok değil 15 yıl önce tanımış olsam Necati Ağabeyi, bugün müziğimle, kitaplarımla başka yerlerde olurdum, biliyorum. Çünkü tüm imkânsızlıklara rağmen başarılıydım ama en gerekli yanım eksikti, omuz verecek bir yürek. Kendi kanımdan güçlü bir ismin varlığı...

47 yaşımda ve 29 yıllık aradan sonra o güveni Ulus'ta, Necati Ağabeyin sohbetinde hissederken yitirdiklerim cız ediyor içimde. Bu arada salonun kocaman penceresinden Boğazın mavisine takılıyor gözlerim. İstanbul Boğazı yine mavilerini giyinmiş, sevgilisine gülümseyen güzeller güzelini anımsatıyor. Boğaz Köprüsü almış yükünü milyonları taşıyor Asya'dan Avrupa'ya, Avrupa'dan Asya'ya... Rumeli Hisarı asırlara meydan okuyor hala ve irili ufaklı gemiler süzülürken vapurlar, tekneler dans eder gibi geçip gidiyorlar mavi sularda.

Necati Ağabey ille de eğitim diyor mavi sulara serptiği memleket sevdasına dair cümleleri kurarken. ''Urfa'nın çözülmeyecek tek bir sorunu yok!'' diye ekliyor sonra. ''İki şeyi hal etiğimizde, değil 2.3 milyon Urfalıyı, tüm ülkenin ekonomik çatısı olacak güçlü bir memlekete sahibiz...'' diyor ama derken yaşıyor o geleceği adeta. Gözbebeklerinde bereketli topraklarından refahın, huzurun, kardeşliğin fışkırdığı Urfa hayalini izliyorum adeta. O devam ediyor sözlerine:

-Evet, Ekrem'ciğim; 2 şeyi hal ettiğimizde Urfa'da tüm sorunları alt ederiz. Birincisi: Urfalı yeniden Urfalıyı sevmeyi öğrenmeli. Bu bitmeyen hesutluk, çekememezlik bittiğinde yani ve ikincisi ki bana göre birincisini de bertaraf edecek kadar önemli olan eğitim... Urfa maalesef uzun yıllardır nitelikli ve kaliteli eğitimden yoksundur. 

Urfa ve bölge insanı zekidir kardeşim. Bunun yanında Anadolu insanının paylaşımcı, misafirperver, değer yargıları olan ruhuna sahiptir ancak medeniyetin beşiği olan bu güzelim memlekette ne yazık ki bu zekâyı ülke, millet ve memleket yararına işleyecek doğru bir eğitim politikası uygulanmamaktadır. 

Urfa'nın içine düştüğü sorunlar sarmalından kurtulması için işe eğitimden başlamak gerektiğine parmak basan Necati Ağabeyin ta Ulus'tan başta OSB olmak üzere şehrin tüm sorunlarına ve bu sorunların çözümlerine dair projelere hâkim olmasına şaşırdığım kadar seviniyorum. Çaylar tazeleniyor masada, benim yüreğimde ise umutlar çiçek açıyor...

Zarafetine ayrı hayran kalıyorum. Cümlelerine dökülen vizyonu, mimiklerindeki güven duygusu, gözbebeklerindeki umut bana da heyecan veriyor ama ille de o nezaketi ile mest oluyorum. 

Sohbetimiz yemekte de devam ediyor. Sonra ödül töreninde takdim edemediğim plaketini verip, bir hatıra fotoğrafı çekiyoruz. Ayrılmak için müsaadesini isterken sohbet boyunca kendisine karşı besleyip büyüttüğüm hayranlık duygusu bir anda kızgınlığa dönüşüyor zira böyle bir değerin köşesinde oturmasına gönlüm razı değil...
Geçmiş makalelerimi okuyanlar mutlaka hatırlayacaklardır. Şanlıurfa siyasetinin ciddi bir revizyona ihtiyaç duyduğunu sıklıkla vurgulamışımdır. Gençlik ateşini, vizyonu, liyakatı, vicdanı harmanlamış yeni isimlerin siyasette rol almaları gerektiğini anlattığım makalelerde bazı isimlerin tıpkı Necati Ağabey gibi olup biteni sadece uzaktan seyretmelerine de gönlüm hiçbir zaman razı olmamıştır...
Elbette şehrimin tecrübeli isimlere ihtiyacı vardır lakin yeni isimler artık meydana inmeli ve masaya yumruklarını, vizyonlarını, vicdanlarını koymalıdırlar. Bazı örnek isimler vermişliğimde vardır. Mehmet Korkut Polat, Asuman Yazmacı hatta Mehmet Kaya,  gibi ve dahi siyasetin içinde oldukları halde daha etkin olmalarını beklediğim, davet ettiğim Nihat Kılıç, Güler Kama İzol, Naif Bülbül, Mustafa Yavuz gibi ama Necati Demirkol'un birkaç saatte avuçlarıma bıraktığı vizyonu hakikaten bir umudun adıdır ve dolayısı ile onun gibi bir ismin siyasette yer almaması memleket adına büyük kayıptır.

Tıpkı bilgi birikimi ile Ankara'da oturan Uğur Büyükhatipoğlu'nun bu şehir için büyük kayıp olması gibi...


Saydığım isimler gibi Necati Ağabeyinde haklı nedenleri olsa da memleketi siyaseten temsil etmekten kaçma gerekçeleri olamaz...

GÜZEL İNSANLAR ARIYORUM!
 
Kıyılarımızda denizin mavisini kızıl alevlerin yakıcı, yıkıcı orman yangınları, yaşlısı, genci, çocuğu önüne katıp yutan sel felaketleri, ırkçılığın her tonuna bulaşmış ölümcül saldırılar, katliamlar, artık üzeri örtünme gereği duyulmayan vurgunlar ve son yılların en kurak geçen mevsiminde ekinleri dallarında kuruyan çiftçilerin sessiz sedasız çığlıkları... 
Henüz hayatlarının ilkbaharlarına adım atmışken, bütün umutlarını neden yitirdiklerini dahi sorgulayamadığımız gençlerin intiharları, son sürat artan kadın cinayetleri, tecavüzler, tacizler... 
 
At izinin it izine karıştığı ve dahi izlerin iftiralarla, sistematik bir algı operasyonuyla tüm günahları masumların boyunlarına asıp işinden, aşından, ailesinden, evlatlarından, anne babalarından, sevdiklerinden ettiği KHK Mağdurlarının dramları, on yıllardır atanmayı bekleyen, beklerken kanser olan, kahrolan ve ölen öğretmenlerin çileleri... 
 
Haydi gelin de siz söyleyin bana: Gerçekleri haykırdıkça hak gasplarına, tehditlere, yargı yoluyla baskılara, linçe maruz kaldığım ama yine de ve inadına yazmak istediğim şu hengamede bir yazar olarak umuttan, sevgiden, kardeşlikten, bereketten yana ne yazayım dostlar?  
 
Haydi, gelin bir bestekar, güfteci ve ses sanatçısı olarak halkımı sevinç çığlıkları ile halaya davet edecek nasıl bir türkü çığırayım ha? 
 
Evrensel olması gereken ve sporla kol kola girerek güzelliği, eğlenmeyi, paylaşmayı, aşkı, sevdayı, bölüşmeyi, kardeşliği anlatması gereken spor ve müziğin siyasileştirildiği ve Ak Parti, CHP, HDP, MHP artı muhalefet sanatçılarının türediği bir zamanda bu ülkede milyonların dilinden düşmemesi gereken 'BİZİZ' adlı Anadolu Rock tarzında yaptığım eserin yalakalara kurban gittiği bir ülkede nasıl türküler üreteyim? 
 
Buyurun sokağa çıkalım lütfen ve binlerce kişiye soralım: ''Muazzez Ersoy hangi kanalda müzik eğlence programı yapıyor?'' diye. 10 kişinin dahi bilemeyeceği, reytingleri yerlerde sürünen Muazzez Ersoy'un uzun yıllardır TRT Müzik'te milyonlarca lira karşılığında program yaptığı yerde Musa Eroğlu'nun, Arif Sağ'ın ve kısacası halk müziğinin yerle bir edilerek toplumdan, hayattan, ülkesinden habersiz, a-soyal, bana neci bir gençlik yaratmak için çırpınılan bir düzende neyin türküsünü savurayım? 
 
Velhasıl bizi biz eden, aşktan, sevdadan, kardeşlikten, aileden, vicdandan, paylaşmaktan, bölüşmekten yani güzelden yana ne varsa kirletilmiş duyguların lağım çukurlarındayız artık... Kardeşin dahi kardeşini ulu orta üç beş kuruşa sattığı, evladın anne babayı, anne babanın evladı gözlerini kırpmadan öldürdüğü, kahpe, sinsi bir ticaret anlayışının hüküm sürdüğü, güçlünün güçsüzü acımasızca sömürdüğü, ezdiği bir zaman diliminde umuttan yana yazacak ne kaldı bizlere? 
 
AMA YİNEDE BİR UMUT OLMALI DİYORUM! 
 
Evet, umut fakirin ekmeğidir derdi annem. Umudu olmayanın yarını da olmaz evlat... Beynime, yüreğimin orta yerine nakış nakış işlenmişti annemin yoksulluğun orta yerinde, altı delik lastik ayakkabıları, yamalı fistanıyla verdiği umut kavgası. Ve diyorum ki, memleketim için bir umut daha olmalı mutlaka... Diyorum ki; dünyanın en zengin toprakları üzerinde yaşayan Şanlıurfalıların içine itildiği yoksulluk, işsizlik, tefecilik, sömürü, torpil, nepotizm bataklığından çıkaracak mangal yürekli birileri olmalı yahu... 
 
Atlara binip gittikleri dillenen o güzel insanlar artları sıra kendileri gibi güzel birilerini bırakmış olmalı... Ya da belki de geri dönenler vardır diyorum ve inatla, umutla yaşayıp, karalıyorum satırlarımı. Yetmiyor, en ufak umut ışığına tutunarak on binlerce km kat ediyorum bazen. Neden mi? 
 
''MEVSİMLİK İŞÇİLİK KADERİMİZ DEĞİL!'' DİYEN BİR SİYASETÇİ ÇIKMALI-ÇIKACAK DİYORUM! 
 
Evet, son zamanlarda ırkçılığın en acımasız saldırılarında yaralanan, ölen mevsimlik işçilerimizin yaşadıklarında, kendi bereketli topraklarında komşusunun, akrabasının yanında çalışmak yerine, gurur meselesi yapıp Karadeniz'e, İç Anadolu'ya, Çukurova'ya gidenlerimizin de hataları var elbette. Mesela kendi topraklarını ekip biçmek yerine bu bölgelere gitmek gibi garip bir alışkanlığımız da var bizim.  
Vizyonu, liderlik vasıfları, insana güven veren duruşu, bilgi birikimleri ile işte bu yanlışa dur diyecek bir lider arıyorum yıllardır.  
-Yahu, bırakın gurur yapmayı ve kendi memleketinizde çalışın! Gittiğiniz yerlerde horlanmaktan, dışlanmaktan, ötelenmekten, haksızlıklara uğramaktan bıkmadınız mı? Giderken, dönerken trafik kazalarında ölmekten, orta çağda kalmış çadırlarda yaşamaktan, sosyal güvence olmadan, karanlıkta, kirli kanal sularının kenarlarında yaşamaktan bıkmadınız mı? Diye soracak bir lider arıyorum. 

-Yahu, hele bir sene, evet sadece bir mevsim fındık, çay, limon, pamuk, patates, soğan toplamaya gitmeyin. Hele bir sene ekinlerini yerde bırakın size hakaret edenlerin, dövenlerin, gasp edenlerin, öldürenlerin... Değerinizi anlasınlar, gitmeyin diyecek yürekli bir lider arıyorum. 

DEDAŞ SORUNUNU ÇÖZECEK GÜZEL İNSANLAR ARIYORUM!
Malum, eski adıyla DEDAŞ yeni makyajı ile EPSAŞ Şanlıurfa ve dahi bölgenin en büyük yaralarından birisi, birincisidir artık. Kurak geçen mevsimde trafo sökmeler, enerji kesintileri ile çiftçilerimizin belini büken ve nihayetinde eylemlere zorlayan, finalinde protesto eden çiftçilerimizin emek kokan bileklerine düşen plastik kelepçelerin gerekçesidir.
Bu zulmü bitirecek lider ve güzel insanlar arıyorum Necati Ağabey; köşende oturmaya hakkın yok senin!
URFA MİLLİ EĞİTİMİNİ REFORME EDECEK GÜZEL İNSANLAR ARIYORUM!
Şanlıurfa eğitim anlamında tarihinin en başarısız döneminden geçmekte ve bu başarısızlığım baş mimarı il milli eğitim müdürü İsmail Yapıcıer maalesef hala görevine devam etmektedir.
Şanlıurfa eğitimini taşımalı eğitim rant batağından, 81. sıra utancından, torpilden, nepotizmden, ihale vurgunlarından kurtaracak lider ve güzel insanlar arıyorum.
Memleketimi tefecilikten, işsizlikten, sevgisizlikten kurtaracak bir lider ve o liderin etrafında toplanmış güzel insanlar arıyorum Necati Ağabey. Aslında o liderin var olduğunu da, kim olduğunu da herkes biliyor... Defalarca haykırdım, haykırdığım için çoğu zaman linç edildim ama gerçek şu ki o lider M. Kasım Gülpınar'dır ve memleketimde onun liderliğine vizyon, yürek, vicdan, emek, kardeşlik, sevgi koyacak güzel insanlarda varlar biliyorum.
Bugün değilse yarın, bir gün mutlaka ayağa kalkacaksa Urfa, bu birliktelikle başaracaktır. Bunun için de önce birbirimizi sevmekten başlayacağız Necati Ağabey ve önce senin gibilerin kolları sıvaması ile...

BARIŞIN LÜTFEN!

Sevgi dedim ya; bu şehri başhekim, belediye başkanı, milletvekili ve bakan olarak temsil etmiş Ahmet Eşref Fakıbaba ile şehirde emmi lakabını almış yılların deneyimi Seydi Eyyüpoğlu başlamalıdır evvela. Barışarak örnek olmalıdırlar herkese. Birbirlerini yeniden severek sevgi çiçekleri ekmelidirler yüreklerimize ve her ikisini barıştırmakta boynumun borcu olsun.
Borcuma sadık olduğumu beni tanıyanlar bilirler...

MEVCUT MİLLETVEKİLLERİ TEK YÜREK OLMALIDIRLAR!

İktidarı, muhalefeti ile mevcut milletvekillerimizin biri birlerini sevmek zorunlulukları yok elbette ama memleketi sevmek zorundalar. Bu sevgiye emek vermek gibi, seçmene hizmet gibi ağır bir borçları vardır. Bu borcu ödemenin tek yolu da, ayrı gayrı olmadan, ortak paydanın Urfa olduğu dost meclislerinde buluşmak olacaktır. Bunu başarmak içinde Ankara'da olacağım...
Yoksa olmaz Necati Ağabey!
Böyle bir arpa boyu yol alamayız.
İşte bu yüzden başta sen Necati Demirkol vizyonu, bilgi birikimi, yüreği, vicdanı olmak üzere, memleketi seven herkesi yanımda olmaya davet ediyorum. Ben Urfa sevdasına baş koyalım diyorum, birbirimizi sevelim. Memleketimde liyakat sahibi insanlar hak ettikleri makamlarda olsunlar diyorum. Mesela kültür dediğimizde kültürün kitabını yazmış Azad Birinci gibi bir isme hakkı teslim edilmeli diyorum.

Mesela, mesela, mesela...

Dünyanın en güzel memleketlerinden birisi olan Şanlıurfa'mda yokluk bitsin diyorum. Haksızlıklar, nepotizm, vurgunlar, torpiller son bulsun istiyorum. Medeniyetin beşiği, Kültür Sanatın başkenti, Tarihin sıfır noktası ve peygamberler şehrine yaraşır bir gelecek için, birbirimize sarılalım diyorum.

İşte böyle Necati Ağabey, var mısın?
Var olacaksın tabi, zira sen memleket sevdasından kaçamazsın ki...



 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum
  • Yorum yazabilmek için lütfen üye girişi yapınız.